18 Mart

0
211

İngiliz, Fransız ve Ruslardan oluşan Birleşik Donanma, 18 Mart sabahı Çanakkale Boğazı önünde görülmemiş bir yığınak yaptı. Amaçları bir kaç saatte boğazı geçip şarkın zenginliklerine ulaşmak, beş çayını Çırağan Sarayı önlerinde yudumlamaktı. Büyük şairimiz Mehmet Akif o günü şöyle anlatıyordu:
Tepeden bir yol bulup geçmek için Marmara’ya

Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya

Ne hayasızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı

Nerde- gösterdiği vahşetle- “bu bir Avrupalı”

18 Mart, sabah, saat 10.05: Dünyanın en büyük donanması ateş kusan toplarıyla boğazın iki yakasındaki Osmanlı tabyalarını bombalamaya başladı.

10.30’da Birleşik Donanma’nın dört büyük gemisi, Soğanlıdere ve Kilidbahir tabyalarına kilitlendi.

11.00’de Inflexibil adlı gemi, Çimenlik mevkiindeki tabyayı bütün gücü ve şiddetiyle dövmeye başladı. Adeta kıyamet kopuyor, güllelerin tesirinden tepeler çukurlaşıyordu.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;

Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;

Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;

Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.

Aynı saatlerde Quin Elizabeth, Agamemnon, Lord Nelson, Kilitbahir tabyalarını susturmak için daha büyük çabalar sarf ediyordu. Özellikle Baykuştepe ve Dardanos bataryaları bu gemilerin kıyamet atışlarıyla büyük zayiat vermişlerdi. Sınırlı mühimmat ve askerlerine rağmen, büyük bir iman ve azimle boğazı savunmaya devam ediyorlardı.

Birleşik Donanma, saatler ilerledikçe, şairin, “tesisi-i ilahî o metin istihkam” dediği bir savunma ile karşı karşıya olduğunu anlamaya başladı. Fransızların Goulies zırhlısı erken bir saatte devre dışı kaldı. Mağrurların sarsılmaz zannettikleri Inflexibil’in pruva çanaklığı tahrip oldu. Diğer dört zırhlı, Osmanlı topçusunun isabetli atışlarından yara aldı. Ama inatları tatmin olmamıştı, boğazı vahşice zorlamaya devam ediyorlardı.

Saat 13.45: Birleşik Donanma yeni bir taktiğe başvuracaktı. Zarar görmüş ve yorgun düşmüş gemiler, arkadaki yedekleriyle yer değiştirecek ve planlandığı gibi kısa sürede boğazı geçmek için son hamlelerini yapacaklardı.

13.55’de kıyamet koptu. Osmanlı kara topçusu üzerinde yoğunlaşmış Birleşik Donanma dretnotları manevra yaparken, 10 gün önce Yüzbaşı İsmail Hakkı’nın Nusret gemisinden döktüğü mayınlara çarptı. Bir süre kimse ne olduğunu anlayamadı. Denizi kaplayan duman ve ardından köpüren dalgalar Fransız zırhlısı Bouvet’yi 600 kişilik mürettebatıyla iki dakikada boğazın derin sularına gömdü. Artık kimin hangi tarafa ateş ettiği belli değildi.

Osmanlı askerleri aynı inanç, aynı kararlılıkla denizden yükselen cehennem ateşini söndürmeye çalışıyordu.

Nihayet, 15.35’te Irresistible; 15.37’de Ocean büyük hasarlar alıp birkaç saat içinde battılar.

Birleşik Donanma’nın mağrur amirali de Robeck artık bir karar vermek zorundaydı. Mümkün olduğunca hızlı bir şekilde boğazdan uzaklaşmalıydı. Kahraman olma hayalleri alt üst olmuştu. İstanbul için yaptıkları hazırlıklar unutulmuş, kaçış planları devreye girmişti. Toparlanmaları bir kaç saat sürdü ve Birleşik Donanma’nın kalan kısmı 18.30 civarında boğazı terk etmeye başladı.

104 yıl önce yaşanan ve medeniyet kırığı Batı’nın hiç unutmadığı savunmanın özeti budur.

Bu büyük hadiseye ve hatırasına sadece bir savaş ya da tarihimizdeki şanlı sahifelerden biri olarak bakamayız. Bu savaş, o günkü teknolojinin ulaştığı bütün imkanları birleştirip bir milleti tarihten silme hevesidir. Bu savaş, gelişen teknolojiye paralel ortaya çıkan vahşetin, masum kitlelere saldırısıdır. Bu savaş, insanlığın ve vicdanın sesini dar bir boğaza gömme girişimidir.

Bu savaş, Türk milletini yok etme, ortadan kaldırma savaşıdır. Bu savaş, İslam’ı ve İslam topluluklarını esir almak isteyen haçlı zihniyetinin son büyük savaşıdır.

104 yıl önce alınan bu zafer, yeniden dirilişin müjdesidir.

Bu zafer, masumiyetin zaferidir. Bu zafer, mağrur ve kaba gücün karşısında inancın zaferidir. Bu zafer, boğulmak istenen insanlığın sesidir. Bu zafer, ülkesini namusunu, dinini ve değerlerini korumak isteyenlerin zaferi olduğu kadar; insanlık için barışı arzu edenlerindir. Bu zafer, Esad Paşa, Cevad Paşa, Mustafa Kemal Paşa’nın ve adı bilinmeyen yüzbinlerce asker, kadın-erkek, anne-baba ve çocukların zaferidir. Bu zafer, Türk’ün, Kürd’ün, Arab’ın, Çerkez’in, Müslüman’ın, Ermeni’nin, Rum’un zaferidir.

Her şeyi mubah gören Ehl-i Salib’in kurguladığı bu son haçlı seferi hala hafızalarından silinmemiştir. Museviliğin, İseviliğin ve İslamiyet’in reddettiği bu vahşet, genetiği bozulmuş bir miras olarak medeniyet maskesine bürünen Batı’da, nesilden nesile intikal etmiştir. Ünlü İngiliz tarihçisi Arnold Toynbee, sıradan bir İngiliz kadını olan annesinden naklettiği; “Türkiye, Anadolu, çok güzel bir ülke ama Türkler oraya layık değil” ifadeleriyle; Yeni Zelanda’da savunmasız 50 Müslüman’ı ibadet esnasında şehit eden terörist, nefret üreten aynı genetik mirastan beslenmişlerdir.

Her fırsatta Şark’a ayar vermeye çalışan Batı medeniyeti, ihtiras ve intikam duygusuyla, vicdanlarını zehirleyen kör taassuptan sıyrılmadıkça, dünya barış görmeyecektir. Bu yüzden masumiyeti temsil eden 18 Mart, bizim için bir umut onlar için de mümkün olmayanı hatırlatan bir panzehirdir.

Zekeriya Kurşun / Yeni Şafak

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.