15 Temmuz: Bir Milletin Doğuşu!
Turgay Aldemir

“Yeni Türkiye’nin yeni paradigması, muştusu, türküsü, bestesi, filmi ve destanı, 15 Temmuz meydanlarından alınan ilham ile mayalanacaktır.”

Yüzyıllık parantezin kapandığı zamanların son demlerini yaşıyoruz. Kadim medeniyetimizin inkıtaya uğratıldığı, halkın öz değerlerinden uzaklaştırılıp parçalandığı, kültürel yozlaşma ve ötekileştirilmenin etkileriyle hiçleştirildiği, devletin ve bürokrasinin yüceltildiği dönemleri geride bırakıyoruz. Bu topraklarda Anadolu insanının özünde besleyip büyüttüğü Anadolu vicdanı ve irfanı yeşermeye başladı.

Anadolu halklarının öz birliği ve bütünlüğü, uzun bir küllenme döneminden sonra yeniden gün yüzüne çıkmaya başladı. Yüzyıllık bir sürede her türlü oyuna ve desiseye muhatap olmuş ama vicdan ve merhamet duygularını yitirmeden ayakta durmayı başarmış bir milletin kadim değerlerine rücu ettiğini görüyoruz.

15 Temmuz gecesinden önce, Kürt-Türk, Alevi-Sünni, Yerli-Göçmen diye ayrışmış, televizyonlarda birçok tartışmanın konusu olmuştuk. Ama bu ülkenin tüm meydanlarında bir milletin yeniden doğuşuna, yeni bir uyanışına şahitlik ettik. Yeniden bir millet doğdu, yeni bir millet doğdu. Direniş ruhu yeniden canlandı. Millet olma bayramı yaşandı. Artık nerede doğduğumuzu sorduklarında, “Milletin direniş meydanlarında doğduk. Darbelere, yedi düvele, tüm iş birlikçilerine karşı direnen bir milletin vatanındanız” diyebiliriz.

Millet âdeta devletini ve ordusunu emperyalizmin esaretinden kurtardı. Ve bunu Allah, vatan ve özgürlük şiarıyla gerçekleştirdi. Kelimenin tam anlamıyla, o gece Diyarbakır’dan Edirne’ye, Van’dan Antalya’ya millet olduğumuzu, Kâbil’den Üsküp’e, Kahire’den Yemen’e, Somali’den Bakü’ye hatta Köln’den, Paris’ten New York’a kadar tüm dünyada cihanşümul bir ümmet olduğumuzu idrak ettik.

15 Temmuz Haçlı Seferi başarıya ulaşmış olsaydı, bugün Türkiye’nin Irak ve Suriyeleşmiş hâli ile karşı karşıya olacaktık. Zaten tetikte bekleyen, ellerini büyük bir heyecan ve sevinçle ovalayan gözü dönmüş Türkiye ve Müslüman düşmanı Batı uşağı PKK ve DAEŞ, şu an Doğu ve Güneydoğu başta olmak üzere verilen görevi yerine getirmek, taşeronluklarını yapmak için Türkiye içine girmiş, uyuyan hücrelerini de uyandırmış olacaklardı. Kimsenin tahmin bile edemeyeceği çatışma, tecavüz, kalkışma, cinayet ve bunlarla birlikte ağır bir travma ve bunalım yaşıyor olacaktık.

İşgal girişimi başarılı olsaydı, en mutlu ve bahtiyar kesim başta ABD, İsrail, İngiltere vb. ülkelerle birlikte bir de Fetullahçılar ve ulusalcı geçinen kimi İslam düşmanı Kemalistler olacaktı. Bizlerin, yani vatanını, milletini seven, Allah için, vatan için canından vaz geçecekler için ne insani ne de İslami hiçbir eylem ve düşüncenin içinde olması mümkün olmayacaktı. İnfaz edilmiş Müslümanlar, işkenceler altında inim inim inleyen garibanlar, dul kalmış kadınlar, yetim kalmış çocuklar, aç susuz, işkencenin her türlüsünü tatmış, her türlü faili meçhulün olduğu bir ülke olacaktık. Vatandan, milletten, namustan ve inançtan bahsetmemiz mümkün olmayacaktı.

Bu sebeple 15 Temmuz; özgürlüğün, adaletin, onur ve haysiyetin nöbetini tutma günüdür. Meydanlarda Kürt’üyle, Türk’üyle, Arap’ıyla, Acem’iyle, Sünni’siyle, Alevi’siyle, gayrimüslimiyle “yeni bir millet” inşa etmek için bir araya geldik. Bizi Kürt, Türk diye ayıranlar bu kalkışmayla beraberliğimizi parçalamak istediler. Bu bölgeyi yüz yıldır parçaladıkları yetmemiş gibi Irak’ı, Libya’yı, Yemen’i, Suriye’yi, Balkanlar gibi bölmeye çalıştılar ve Türkiye’yi bölmek için her fırsatı zorladılar.

Bu ayrımların, bu parçalanmışlığın hepsi sunidir, dış kaynaklıdır. Bundan böyle aramızda tek bir ayrılık vardır. Bu topraklara, bu halka düşman olanlar bin yılı aşkındır bu coğrafyaya ait olanların bin yıldır süren hak batıl savaşıdır. Bugün kardeşlik dairesinin dışında sadece hainler ve onların işbirlikçileri var. Tüm değerlerini hiçe sayarak birliğimize ve bütünlüğümüze kast eden rezillere ve onların topuna, tankına ve silahlarına çıplak elleri ve Allah yoluna adadıkları canlarıyla karşı koyan şanlı insanlar var.

Cemil Meriç’in dediği gibi, “Bu memlekette sağcı-solcu, ilerici-gerici yoktur, bu memlekette namuslular ve namussuzlar vardır. Siz namuslulardan olun.” Bugün ahlakın, erdemin, ahlaki asaletin karşısında bu milletin arını, namusunu, zekâtını, infakını, tertemiz gençlerini çalarak emperyalistlere kurban eden hainler var.  Bu kavga, hak-batıl kavgasıdır. Bu savaş, yerli olanlarla yabancı/yabani olanlar ve onların yaverleri arasındadır. Bugün yeniden millet olurken, küllerimizden yeniden doğuyoruz. Bin yılı aşkındır Kürt’üyle, Türk’üyle, Arap’ıyla adaletin sancağını bu topraklarda dalgalandıran ve hâkim kılan Anadolu’daki büyük irfan mektebine yaslanarak sürdürdüğümüz davanın galip geldiği gündür.

Yeni Bir Milletin Doğuşu

Tarih ve dünya, yeni bir milletin doğuşuna şahitlik etti. Tarih; Anadolu irfanı, aklı, merhameti ve vicdanıyla doğacak yeni kahramanlara gebe. İşgal kalkışmasına karşı gelen, damla damla büyüyerek sel sel akan nice yiğitler, dereler misali meydanları doldurdu. Anadolu meydanları insanlık deryasına dönüştü. Toplumun tüm kesimleri bu deryada toplandı. Bu meydanlar herhangi bir parti, vakıf, mezhep, meşrep, ırk çatısının altına sığmayacak kadar büyük bir kubbedir. Bu meydanlarda bulunan her kesim, bu kubbeyi ayakta tutan sütunlar mesabesindedir. Şairin dediği gibi,

“Yaşamak, bir ağaç gibi tek ve hür

ve bir orman gibi kardeşçesine.”

Bugüne dek ülkemizin bütün meydanları ayrıştırılmıştı. Taksim Meydanı bir kesimi, Diyarbakır Meydanı başka bir kesimi, Yenikapı, Konya, Antep, Malatya vb. meydanlar diğer bir kesimi temsil eder hâle getirilmişti. Bugün Taksim Meydanı’ndan Antep Meydanı’na, Konya Meydanı’ndan Van Meydanı’na, Diyarbakır Meydanı’ndan İzmir Konak Meydanı’na kadar tüm meydanlar, bu toprakların derinliklerinden fışkıran Anadolu insanının ruhu ve irfanı ile yeniden doğuma şahitlik eden meydanlar olmuştur.

Artık ülkemizin tüm meydanları, Kürt’ü ile Türk’ü ile Arap’ı ile bu toprağın gerçek sahibi olan bu milletindir. Bu meydanlar bizim yeni üniversitelerimiz, yeni kampüslerimiz, yeni fikirlerin mayalandığı ocaklarımızdır. Bu ocaklar Yeni Türkiye’nin irfan meclisleridir. Tüm peygamberlerin mektebi, o şehirlerin meydanları olmuştur. Bugün, Yeni Türkiye’nin yeni paradigması, muştusu, türküsü, bestesi, filmi ve destanı, bu meydanlardan alınan ilham ile mayalanacaktır.

Şunu hepimizin içselleştirmesi lazım: Yıllardır yaptığımız birçok iyilik çalışması; ekmeğimizi, aşımızı paylaşmamız, bu milletin engin gönlünde hayat buldu. Siyasi iktidar, sosyal devleti toplumun içine indirdi. Sağlıktan ulaşıma kadar birçok devrime şahit olduk. Yollar, köprüler yapıyoruz ama yeni bir kafa, yeni bir düşünce, yerli bir fikir, yerli bir insan üretmedikçe NATO’nun eğitim mefhumuyla yetişen her insan, sadece onlara bağlılığını bildirecek ve milletine ihanet edecektir. Yerli ayağı olmayan, içinde doğduğu topraklara yabancı olan, evrensel olamaz, dünyaya kendini kanıtlayamaz; aldatılır, savrulur, kaybolur. Bundan böyle yerli ve ümmetçi zihin, bu meydanlardan beslenmeli. Aksi takdirde aldatılan emperyalist kafalar tankları, uçakları bize karşı kullanmaya devam eder.

15 Temmuz, tarihî olarak ikinci bir Navarin faciası girişimidir. Ama bu defa facia değil, aksine başarısız bir girişim olmuş ve muazzam bir tepkiyle yeniden dirilişin ateşi yakılmıştır. 1827’de Osmanlı donanması Yunanistan’la savaşırken İngiliz, Fransız ve Rus güçleri tarafından tuzağa düşürülüp bir gecede yok edilmiştir. Navarin’in en büyük etkisi psikolojiktir. Viyana Seferi’nde de yenilmiş, geri dönmüşüz, ama hâlâ bir itibarımız, üstünlük psikolojimiz vardır. Ama Navarin’den sonra Osmanlı Devleti psikolojik çöküntü yaşamıştır. Bu psikoloji, Batı’ya karşı eziklik, Batı’nın yenilemeyeceğine dair inanç olarak tezahür etmiş ve maalesef Osmanlı Devleti’ni Batı karşısında bir boyun eğmeye yöneltmiştir.

Türkiye’deki Darbeler ABD/NATO Ürünüdür

1952’de NATO’ya girmekle bağımsızlığımızı ve irademizi emperyalistlere teslim etmiş olduk. NATO güdümündeki azınlık bir subay grubu, 1960 darbesini yaparak seçilmiş Başbakan Menderes’i astı, ülkede tam bir terör havası estirdi. Bu sayede milleti teslim almak istediler. Kısmen Osmanlı bakiyesi olan ordunun tüm üst kademesini tasfiye ettiler. Darbeyi yapanlar (hemen hepsi ABD’de askeri eğitim görmüş olan 38 subay) alt düzey subaylardı, ama emekli edilenler yüksek rütbelilerdi. 27 Mayıs darbesinden sonra 275 general ve amiralle birlikte 7 bin (albay, yarbay ve binbaşı rütbesindeki) subay, ordudan tasfiye edilmişti. ABD Büyükelçisi Warren’in 11 Ağustos 1960 tarihli raporuna göre, emekliye sevk edilen subaylar ve generallerin % 90’ı, albayların % 55’i, yarbayların % 40’ı, binbaşıların da % 5’ydi. Bu, ülkemizde yarım kalmış emperyalist istilanın, yerli işbirlikçilerin eliyle yürütülmesiydi.

İhtilali yapan Milli Birlik Komitesi yayınlamış olduğu darbe bildirisinde, NATO ve CENTO’ya bağlılıklarını ilan etmiş, Cemal Gürsel darbenin hemen ertesi günü ABD Büyükelçisi Fletcher Warren ile yaptığı görüşmede, ABD ile müttefik olunduğunun ve Ankara’nın Amerikan politikasının kesinlikle değişmeyeceğinin güvencesini vermişti. ABD, darbeci subaylar eliyle Türkiye’nin eksen dışına kaymasını önlemiş, NATO, CENTO ve ABD’ye bağlılık açıklamaları darbecilerin 30 Mayıs 1960 tarihinde ABD tarafından tanınmasıyla ödüllendirilmişti.

Batılı şer odakları bununla da yetinmeyip 12 Eylül 1980 darbesini yaptılar. Beş üst düzey generalden oluşan Milli Güvenlik Konseyi’nin, “Bayrak Harekât Planı” adıyla gerçekleştirdikleri darbenin bilançosu ağır oldu. 650 bin kişi gözaltına alındı, 210 bin dava açıldı, 517 idam cezası verildi, 50 kişi idam edildi, yüzlerce kişi işkence sonucu öldürüldü. Üniversiteler, fikir hayatı, basın-yayın dünyası ve bürokrasi, bu darbe ile dizayn edildi. Yani bu milletin düşünme biçimine müdahale edildi. 1980’de ülkenin nüfusu yaklaşık 36 milyondu.

12 Eylül yetmedi, 28 Şubat’ı yaptılar. Milletin kendisine, inancına, yaşam tarzına, ekonomik atılımlarına, eğitim anlayışına bu darbeyle müdahale ettiler. Bin yıl etkilerinin süreceğini o dönemin kudretli paşaları tarafından naralar atarcasına dillendirilmişti.

Türkiye’de AK Parti’nin iktidara gelmesiyle yeni bir süreç başladı. PKK saldırıları yeniden başlatıldı. 2004-2005 yılları boyunca sürekli darbe hazırlıkları yapıldı. Ardından 1990’larda hazırladıkları kamuoyu harekete geçirildi. 2006-2007 Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde laik Kemalist kitleler, sokaklara döküldü. 27 Nisan bildirisi yayınlandı. AK Parti’ye kapatma davası açıldı. AK Parti’yi terbiye etmek için her şey yapıldı, ama başarı elde edemediler. Daha sonra eski Gladyo unsurları Ergenekon adı altında tasfiye edilip, yerlerine FETÖ’cüler yerleştirildi. 15 Temmuz darbecilerinin hepsi, bu tarihten sonra hızla terfi ettirilmiş kişilerdir.

Aslında 2009 yılı başlarındaki ‘One Minute’ olayı ve başlatılan Kürt sorunu çözüm süreci, küresel güçlerin Erdoğan’ı gözden çıkarmasına yetmişti.  2010 yılında Ortadoğu’yu saran ‘Arap Baharı’nın başlaması, aynı süreçte yaşanan Mavi Marmara katliamı ve Eylül ayındaki kısmi anayasa değişikliği referandumuna verilen yoğun destek dolayısıyla küresel güçler, sadece Erdoğan ve AK Parti’yi değil Türkiye’yi de gözden çıkarmıştır.

İşte o tarihten sonradır ki, içeride FETÖ’cüler, bölgemizde ise bu güçlerin işbirlikçileri ve Batılı güçler, Türkiye ve Erdoğan karşıtı bir kampanyaya yöneldiler.  FETÖ, bu tarihten itibaren tamamen küresel güçlerin AK Parti ve Erdoğan’ı tasfiye ve devleti yeniden ele geçirip bunların projeleri doğrultusunda kullanma çabasının en önemli ve kullanışlı aparatına dönüşmüştür.

Bu tarihten sonraki seçimlerde kurulan AK Parti karşıtı cepheye dikkatle bakıldığında hepsinin geçmişte güya birbirine düşman unsurlar olduğu görülecektir. Birbirinin karşıtı gibi görünen güçler yan yana getirilip Erdoğan’a karşı güç birliği yaptırıldı. Gezi çapulculuğu ve 6-8 Ekim Kobani barbarlığı gibi sokak terörü ile Hükümet yıkılmaya çalışıldı.

Yine bu doğrultuda 17-25 Aralık’ı tertip ettiler. Bu milletin içinden devşirilmiş, bizzat emperyalistler tarafından kurgulanmış hainler eliyle algı operasyonları yaptılar. O da yetmedi; barışın, huzurun, yeniden güvenin yaşandığı doğuda, şehirlerimizin sokaklarına, içimizden kandırılmış hainlerin eliyle çukurlar kazdırıldı. Bu hainlerin öz yönetim kalkışmasında binlerce insanımızın evine ateş düştü. Yetmedi, 15 Temmuz’u planladılar.

Bu darbe girişimi, ABD/NATO’nun bilgisi ve desteği ile yapılmıştır. Darbecilerin Meclis’i bombalaması, Cumhurbaşkanı’na suikast girişimi, sivil halka acımasızca ateş açması, bir dış gücün işgal girişimi gibidir. Yani iktidarı almak isteyen klasik bir darbeci cunta ile değil, bütün Türkiye’ye ve millete düşman bir dış güçle karşı karşıyayız. Darbeci FETÖ çetesi, onlar için başından beri söylenen ABD/CIA’nin beşinci kolu, Gladyo’nun örgütü, küresel güçlerin taşeronu gibi iddiaların hepsini haklı çıkarmıştır.

Bu yapı (FETÖ çetesi) ele alınırken mutlaka arkalarındaki güçlerle birlikte ele alınmalıdır. Aksi halde ilkokul mezunu bir vaizin sözde dini argümanlarla 40 yılda örgütlediği bir İslami cemaatmiş gibi dile getirilen masallara inanmak durumunda kalırız. Bunlar asla İslami bir cemaat değildir, asla doğal ve normal bir örgütlenme değildir. Başından beri iç ve dış destekle hormonlu bir şekilde devlete sızdırılmış organize bir operasyon aparatıdır. Bunlar dünyanın her yerinde Batı adına devşirme elit yetiştirme görevini yapıyorlardı. FETÖ, 2000’li yıllardan sonra Yahudi lobisi, Moon tarikatı, Bahailer gibi bir lobi örgütlenmesine dönüştü. Son yıllarda ise tamamen bir casusluk şebekesi oldular.

Suç, Cezasız Kalmamalı

Biz darbeler yoluyla bu ülkeye dayatılan, Batı’nın hukukunu milletin hukukundan üstün tutan bu anayasalarla ne NATO’yu ne de taşeronlarını yargılayabiliriz. Birçok ihanetle bezenmiş olan bu anayasa ile 60 İhtilali’ni, 12 Eylül’ü, 28 Şubat’ı yapanları hâlâ adam akıllı yargılayamadık. Bırakın 28 Şubatçıları yargılamayı, 28 Şubat mağdurları hâlâ adalet beklemekte. 17-25 Aralık’ta bu kalkışmayı yapanları yargılayamadık. Eğer 15 Temmuz hain şebekelerini de yargılayamaz ve adaletin önünde bunlardan hesap soramazsak yeni darbeler arka arkaya gelmeye devam edecektir.

Bizim topraklarımızda en büyük suç, ihanettir. İhanetin cezası verilmezse hainler suç işlemeye devam eder. Bu darbe girişimi bir avuç FETÖ/PDY mensubundan ibaret değildir. Hainler, aynı anneden doğan kardeşleriniz de olsa affetmemeli ve adalete teslim etmeliyiz. Kamu vicdanı ancak böylece huzur bulur ve bu ülke gerçekten yerli, millî ve inanç değerlerine bağlı bir dönemi yaşar. Emperyalistler doksan yıldır birçok darbeyi destekleyerek bu milleti kontrol etmek istediler ama artık yapamayacaklar. 15 Temmuz günü hepimiz bunu ortaya koyduk. Bu dava, sadece Recep Tayyip Erdoğan’ın değil, hepimizin davasıdır. Ancak onun ortaya koyduğu basiret, yiğitlik ve liderlik, bu milleti yeniden tarih sahnesine çıkartmıştır.

15 Temmuz’da olduğu gibi, eğer bu kalkışmalar tekrar ederse bu millet, bu kalkışmaları kışkırtanlara hesap soracak güçte ve inançtadır. İçimizde bu sancağı burçlara taşıyacak, bu tankların içinden iş birlikçileri söküp atacak yüzlerce, binlerce yiğit var ve var olmaya devam edecektir.  Gün, şehitlerin kanına sadık kalıp Yeni Türkiye’yi kadim değerlerimizle yeniden kurma günüdür. Gün, aramızdaki tüm suni sınırları, tartışmaları bitirme günüdür. Gün adaletin, merhametin ve onurun sancağını emperyalistlerin zulmüne maruz kalmış tüm mazlumların çığlığına koşma günüdür.

Yeni darbeler olmaması için bunları adaletin, Allah’ın yasaları, önünde cezalandırmazsak, onların hamisi olan bu darbenin planlayıcısı Gladyo ve bu satılmışların bağlı olduğu NATO, bunların hamiliğini ve avukatlığını üstlenmeye devam edecektir. CIA’yi, Gladyo’yu ve onların içimizdeki uzantılarını bertaraf etmeden, sadece darbecileri yargılayarak bu meseleyi çözemeyiz.

Yeni Bir Paradigmaya İhtiyaç Var

Bu casusluk şebekesinin mensupları, 17-25 Aralık’tan bu yana korunmuş, himaye edilmiştir. Hâlâ içimizde sinsice pusuda bekleyenler var. Yıllardır hiç müdahale edilmeyen, Fetullahçı eğitim kurumlarının içinden çıkan, asalaklaştırılmış yüz binlerce genç var. Fetullahçı terör örgütünün mensuplarının en fazla yuvalandığı yerler, okullarımız olmuştur. Tarihî geçmişimize yaslanarak yeni bir eğitim paradigması inşa etmedikçe, bu emperyalistlerin bize dayattığı eğitim politikaları; uşak ruhlu, ur taşıyan, Rabbinden uzak ama efendisine, emperyalistlere beynini kiraya veren mutant, genetiği bozulmuş insanlar yetiştirir. Bunun için sahih din anlayışımızı, eğitim anlayışımızı, yönetim anlayışımızı, vatandaşlık anlayışımızı yeniden gözden geçirmeliyiz.

Müslüman görünümlü bu casus şebekesinin üç temel özelliği vardır. Birincisi bunların vatan, memleket ve toprak kavramı yoktur. İkincisi bunların din tasavvuru, Allah inancı ve kutsalları yoktur. Amaçları için feda etmeyecekleri hiçbir değerleri olamaz. Üçüncüsü bu lejyonerlerin aile, akraba, komşu kavramları yoktur. Biz biliriz ki aile, bir toplumun en önemli yapı taşıdır.  Her darbe bu ülkede bir toplum kesimini kullanarak yapılmıştır. Solculardan ulusalcılara, Kemalistlerden Alevilere ve bugün devşirilmiş Fetullahçı Terör Örgütü’ne gelinmiştir.

İnsanı, kâmil yapan aklıdır, yüreğidir. Hiç kimse yüreğini, aklını kiraya vermemeli. Başlar, Rabbin huzurundan başka hiç kimsenin karşısında eğilmemeli. Çünkü insanı insan yapan, hür iradesiyle verdiği kararlardır. Özgürlük bedel ister. Bedeli ödenmeyen özgürlük, sunidir, bir gün geri alınır. Eğer, sözüm ona, eğitimli bir asker, binbaşı, yüzbaşı, general, bunca eğitime rağmen içinden doğduğu millete uçaklarla saldırıyorsa, bu eğitim sistemi topyekûn sorgulanmalıdır.

Bu topraklarda millet olmak sürekli bir kavgayı gerekli kılıyor. Protestan ahlakının “seçkin ve benzerlerinden üstün” fikrinin eseri olan ulusçuluk, bu topraklarda hiçbir zaman başarılı olamamıştır. Mustafa Özel, “Millinin kökü millet ise, Orta Doğu uluslarının hiçbiri milli değildir, ulusaldır. Daha doğrusu ulus olmaya çabalamış fakat hiçbiri başarılı olamamıştır. Başarısızlığın ana sebebi, bu nevzuhur devletlerin halklarının hafıza kaybına direnmiş olmasıdır” der. Tarih boyunca medeniyetlerin kesiştiği bir coğrafyada yaşamanın sorumlulukları var. Hasmımızın hesabını tahmin edeceğiz. Çünkü su uyur, düşman uyumaz. Biz de oyun kuracağız. Ama bizim oyunumuzun özünde adalet olacak.

Tarihte olduğu gibi yeniden Anadolu irfanı, bu meydanlarda ayağa kalkmaya başladı. Dünyanın değişik yerlerinde tüm mazlumlar ve mağdurlar yönünü Türkiye’ye, bu meydanlara, onların yardımına başından beri koşan, onlara hamilik, önderlik eden bu millete döndürdü. Ve o millet, Cumhurbaşkanı’yla, yöneticisiyle, yönetenleriyle Türkiye’nin tüm meydanlarında bir aradaydı. Her kesimden, her cemaatten, her partiden genç omuz omuzaydı. Nazım Hikmet’ in dizeleri canlandı adeta:

“Eğer ben yanmazsam,

Eğer sen yanmazsan,

Eğer biz yanmazsak,

Koyu karanlıklar nasıl

Aydınlık olacaklar?”

15 Temmuz gecesi gösterdi ki ülkemizde Nene Hatunlar, Lilik Fatmalar, Ayşe Kadınlar, Fatma Bacılar, Hatice ve Hacer Anneler tüm meydanlardaki yürekli kadınlarla yeniden hayat buldu. Bu direnişin en önünde giden analarımız, bacılarımız ve kadınlarımızdı. Toplumun tüm kesiminden gençler, kendilerini bağlayan prangalardan kurtulmuşçasına tankların, makineli tüfeklerin namlusunun ucunda özgürlüğü, adaleti haykırıyor ve sıkılan kurşunlar onların göğsünde sönüyordu. Köylüsüyle, çiftçisiyle, mühendisiyle, profesörüyle, yönetmeniyle, yapımcısıyla, tüccarıyla, iş adamıyla, genç yiğitleriyle emperyalizme karşı karanlık bir gecenin aydınlık şafağına yüründü. Şair Sezai Karakoç’un ifadesiyle:  “Geceye yenilmeyen her kişiye ödül olarak bir sabah ve bir gündüz bir güneş vardır.”

Gün; özgürlüğün, adaletin, onurun nöbetini tutma günüdür. İslam’ı, Müslümanları, tarihte özne yapan adalettir. Adaletin toplumun tüm kesimlerinde hâkim olması için çaba sarf etmemiz gerekiyor. Adalet şuuru olmayan halkların özgürlük bilinci olamaz. Ancak bir grup için, sadece belli zamanlarda adaleti hatırlamak adil değildir. Biz meydanlarda dünyadaki mazlumlar adına insanlığın nöbetini tuttuk. Aramızda Suriyeliler, Iraklılar, Filistinliler, Mısırlılar, Libyalılar, Balkanlarda yaşayanlar ve daha nice mazlumlar ve dünyanın her yerinden heyecanımıza, kavgamıza, mücadelemize destek veren kardeşlerimiz var. Günlerce meydanlarda omuz omuza duran tüm sivil toplum örgütlerine, siyasi partilere ve tüm toplum kesimlerine, yürekli kadın-erkek, genç-yaşlı herkese selam olsun. Vatanını korkusuzca savunan bu milletin tüm değerli evlatlarına selam olsun. Süreç boyunca milletinin içinde olmak için canhıraş gayret eden tüm liderlere selam olsun.

Rabbim birliğimizi ve dirliğimizi bozmasın. Rabbim bize, yeni kalkışmaların karşısında canıyla, onuruyla dik duran, şehitlerimizin hatıratını ayakta tutan ve inandığı değerler için canını ortaya koyan yüz akı, göz aydınlığı gençler nasip etsin. Dünya tarihine örnek bir adalet, özgürlük ve onur mücadelesi ortaya koyduk. Yürüyüşümüz, adalet mücadelemiz kutlu olsun. Bu direnişte toplumun tüm kesimleriyle mücadele ettiğimiz gibi Yeni Türkiye’nin inşasında ve ümmetin ayağa kalkışında da çok daha önemli sorumlulukların bizi beklediğini bilmemiz gerekir. Aziz şehitlerimizin ruhu şad olsun.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Son Eklenenler

Göz, Gönül ve Gerçek: Maarifimizin Eğitimle İmtihanı-Doç. Dr. Mehmet Ulukütük

0
  Maarif ne dünü anlama sanatı, ne çağın gerekliliklerine icabet, ne de geleceğe hazırlıktır. Maarif insanın kendisini anlama ve anlamlandırma sürecidir. Gözün kulakla bütünleşmesi, gönlün...

Corona

7-KOLERA SALGINI

6-OSMANLI’DA VEBA