100 Yıllık Muhasebe Ve Yeniden İnşa Anadolu Buluşmaları 10. Yılının Ardından…

0
166

Anadolu Platformu’nun geleneksel olarak düzenlediği “Anadolu Buluşmaları”nın onuncusu, bu yıl Kızılcahamam’da, “100 Yıllık Muhasebe Ve Yeniden İnşa” üst başlığıyla gerçekleştirildi.

Anadolu  Platformu’nun geleneksel olarak düzenlediği  “Anadolu Buluşmaları”nın onuncusu, bu yıl Kızılcahamam’da, "100 Yıllık Muhasebe Ve Yeniden İnşa" üst başlığıyla gerçekleştirildi.

2006 yılında “Aile ve İletişim” konusuyla başlayan  ‘Anadolu Buluşmaları’nda, “Değer Merkezli Kurumsallaşma” , “Eğitim ve Sivil Toplum”, “Erdemli Toplum”, “Medeniyet Tasavvurumuz”, “Gençlik ve Gelecek”, “İnsanlığın Adalet ve Özgürlük Arayışı”, “Değişen Dünya ve İslam” ve “Siyaset, Ahlak ve Cemaatler” gibi Türkiye ve Dünya gündemine ilişkin konular  ele alındı.

Bu yıl onuncusu yapılacak olan  Anadolu Buluşmaları'na, geride kalan 9 yılda  yurt içinden ve yurt dışından, alanında uzman birçok isim katılmıştı.

Ülkemizin ve insanlığın yaşadığı sorunların parçası değil “çözümün bir parçası olabilmek” sloganıyla başlayan Anadolu Buluşmaları'nda, bu yıl  “100 Yıllık Muhasebe ve Yeniden İnşa” konusu ele alındı.

25 Ağustos 2015 Salı günü  selamlama konuşmalarıyla başlayan program beş gün sürdü.

İlk selamlama konuşması  Anadolu Platformu  Genel Başkanı Turgay Aldemir tarafından gerçekleşti. Bu gün yüce rabbimizin ''feeynetezhebun'' hitabı gereği yüz yıllık muhasebe yapmak ve yaklaşık 3 asırdır içinde bulunduğumuz yenilmişlik ve ümitsizlik girdabından çıkmak için verdiğimiz İslami mücadeleyi, yani inşa sürecini konuşmak için buradayız diyen Aldemir sözlerine  şöyle devam etti:

“Yüzyıllık muhasebemizden hâsıl olacak en önemli gerçek şudur ki, hiçbir sorun, onu yaratan bilincin seviyesi, dili ve yöntemi ile çözülemez. Sorunlarımızı dış hadiselerin tahriki ve tazyiki ile değil, iç dinamik ve potansiyelimiz ancak çözebiliriz. Zira yumurta dıştan bir güçle kırılırsa yaşam son bulur; içten bir güçle kırılırsa yaşam başlar; sahih dönüşümler hep içten gelir. Yeni bir başlangıcın ancak yeni bir ruh, fikir ve heyecanla olabileceğini, tank, tüfek ve taşlarla yeni bir başlangıcın olamayacağını belirten Aldemir krizle mücadele için gerçek bir başlangıç noktası belirlemek gerekir dedi. Bunun için önümüzdeki başlangıç seçeneklerini ele almamız gerektiğini söyleyen Aldemir bu seçenekleri üç başlıkta incelenebileceğinin altını çizerek bu seçenekleri şu şekilde sıraladı.

          1) Taklitçi tarihsel çözüm: Bu alternatif çözümde, dönemsel ve bölgesel şartlar göz ardı edilerek geçmişte başarılı olmuş İslami çözümler, günümüzde ki sorunlara uygulanır. (Anakronizm)

          2) Taklitçi yabancı çözüm: Özünü çağdaş batının kültürel deneyimlerinden almış çözümleri uygulamayı içerir. Bu çözüm yolu; bireycilik, laiklik, totaliterlik, ateizm, kapitalizm, Marksizm,      liberalizm şeklinde kendini gösterebilir.

          3) İslami çözüm: Tarihi ıskalamayan bir öze dönüş alternatifinde, ümmetin meseleleri, özgün İslami kaynaklardan elde edilen bilgilerle yaşanılan hayatın ihtiyaçlarının giderilmesi çabasıdır.

Ümmetin son birkaç yüzyıldır içerisine düştüğü zihniyet krizinden çıkması gerektiğini söyleyen Aldemir  Müslümanların  mahkûm olduğu  psikolojik zincirleri kırması gerektiğinin altını çizdi. Bu konuda  Müslüman aydınlara,  âlimlere ve entelektüellere büyük sorumlulukların düşüyor diyen Aldemir, ancak o zaman tevhid, kardeşlik ve adaletin kendisinde temsil edildiği doğru bir İslami hayata ulaşılabileceğini söyledi ve  sonra sözlerine şöyle devam etti.

Osmanlı ile beraber kaybedilen  sadece bir imparatorluk yahut siyasi güç değil, aynı zamanda bir ideal, büyük bir mefkûre, hafıza ve tarihtir. Cumhuriyet, dini ve tarihi mirasından koparak kendini kurguladı. Türkiye ise ürettiği bu suni korkulardan kurtuldukça normalleşiyor ve etrafına açık bir zihinle bakabiliyor.

Osmanlının ‘Nizam-ı Âlemi'nden cumhuriyetin ‘Ulus Devlet’ine geçiş, ciddi bir ölçek küçültmedir.

Tarihe, kültüre, hafızaya, değere dair ne varsa köklü bir kopuş yaşanmıştır.

Tarihinden gocunmayan, coğrafyasından kaçmayan, insanının aklına, irfanına ve vicdanına güvenen bir Türkiye, toplumsal muhayyilesini kendi his, hayal ve akıl dünyasından hareketle inşa edecek ve kendi gücünün farkına varacaktır..

Yaşanılan bu süreç için; İslam dünyasının içine düştüğü duruma üzülen, ağıt yakan insanlara değil; onu düştüğü yerden ayağa kaldıracak dava sahibi adanmış yiğitlere, ihtiyacımız var diyerek sözlerini tamamladı.”

Programın ikinci günü ilk oturum Prof. Dr. Bilal Sambur’un moderatörlüğünde  Dünyanın Son Yüzyıllık Muhasebesi başlığı altında gerçekleşti. Sambur’un konukları, Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, Prof. Dr. Birol Akgün ve Prof. Dr. Muhittin Atamandı.

Birinci oturumun ilk konuşmacısı  Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, Soğuk Savaş Öncesi 20. Yüzyıl başlığı altında sunumunu gerçekleştirdi.

Allah’ın selamı ile sizleri selamlıyorum diyerek sözlerine başlayan Kurşun:

“Tarihimizde geleneğimizde ve günlük hayatımızda muhasebe zorunluluğumuz var. Bugün Anadolu platformunun benimsediği ve ana tema olarak önümüzde koyduğu yüz yıllık muhasebenin tam zamanındayız diyen Kurşun, sözlerine şöyle devem etti.

Hiç şüphesiz bir zamanlar dünyaya düzen veren birilerinin havalı torunlarıyız, biz bu dönemle iftihar ediyoruz. Ama geçmişimizle iftihar bugün için meselelerimize çözüm getirmiyor. Son dönemlerde ne oldu ki iftihar edemez hale geldik.

Oysa bir zamanlar İstanbul dünyanın başkenti olmuştu. Bütün meseleler İstanbul’a arz ediliyordu. İstanbul sadece Darul Hilafe merkezi değil aynı zamanda Dersaadet olmuştur. İstanbul’a doğru yönlenenler gönlü rahat bir şekilde kendi dünyasında bölgesinde huzur buluyor. Peki ne oldu bugün geldiğimiz nokta şuanda biz bu toplantıyı yaparken islam dünyasının en önemli isimleri Hz. Peygamberin torunları olmakla övünen Lala Abdullah Putin’in önünde diz çökmüş sorunlarımızı sen çözersin diyebiliyor.

Önce kendi içimizden bu işi başlatmamış lazım diyen Kurşun sözlerine şöyle devam etti. İlk önce Emin bir kimlik geliştirmemiz gerekiyor. Emin vasfı ahlakla bütünleşmiş bir yapıda olmalıdır. Ahlakı yeniden inşa etmek zorundayız. İkincisi zemini sağlam bir aile yapısı kurmalıyız. Üçüncüsü metin sağlam olmak gerekiyor. Dayanışma kültürünü sürekli kılmak gerekiyor. Aramızdaki ihtilafları çözmek için doğru tutum takınmak gerekiyor, yoksa rotadan çıkmış gemi oluruz. Dördüncüsü hemdert olmak gerekiyor, ülkemizin ve dünyamızdaki meseleleri hemdert edinmek gerekiyor. Beşincisi ilmi ve erdemi hayatın düsturu haline getirmemiz gerekiyor. Danışma ve meşveret kurumları da hayata geçirmek ve canlı dinamik kılmalıyız. Ve nihayetinde hepimiz hilalin altında tekvücut olma cesaretini gösterebilmeliyiz ki, Anadolu’muzun meşhur cümlesi yiğit, düştüğü yerden kalkar ve inşallah bizler düştüğümüz yerden kalkacağız diyerek sözlerini tamamladı.”

İkinci olarak söz alan Prof. Dr. Birol Akgün Soğuk Savaş Dönemi başlığı altında sunumunu gerçekleştirdi.

Soğuk savaş, ikinci dünya savaşından sonra kurulan ve doğuyla batı blokları arasında aşağı yukarı 45 yıllık süren ideolojik siyasi gerginliğin yaşandığı dönemdir diyerek sözlerine başlayan Akgün konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bu döneme soğuk savaş denmesinin sebebi, 45 yıllık süre içerisinde blokları oluşturan gruplar hiçbir zaman doğrudan doğruya sıcak çatışmaya giremiyorlar, girmeye cesaret edemiyorlar. Bizi de etkileyecek olan bu kutuplaşma sadece yumuşak soğuk savaş olarak kalmıyor aynı anda dünyanın belli bölgelerinde vekalet savaşları şeklinde cereyan ediyor. Soğuk savaş döneminin zaman zaman sıcak cepheleri de olmuştur, Kore ve Vietnam savaşı gibi Küba krizi gibi…

Soğuk savaşın Türkiye açısından en önemli sonuçlarına da değinen Akgün konuşmasına şöyle devam etti. Türkiye soğuk savaş döneminde her şeye rağmen kuruluş yıllarında izlemeye çalıştığı daha dengeli bir politikadan vazgeçip Sovyetler birliğinin tehdidine karşı Avrupa’ya yanaşmak durumunda kaldı.

İkinci bir sonuçta ve en önemlisi zihinsel olarak ta yenildik ve bağımsızlığımızı kaybettik. Bir başka sonuç bütün İslam dünyasına karşı edilgen hale geldik

Son olarak Birleşmiş Milletler ve NATO’nun soğuk savaş dönemindeki rolleri üzerinde duran Akgün bu dönemi iki büyük blok üzerinden okumamak gerektiğini, üçüncü blok olarak bağlantısızlar adı altında bir araya gelen ve  daha sonra BM’de en büyük gurubu oluşturan bağımsızlar hareketine de değinerek sözlerini noktaladı.”

Akgün’den sonra söz alan Prof. Dr. Muhittin Ataman Tek Kutuplu Dünya başlığı altında sunumuna başladı.

20. yüzyıl 1917 yılında başlamış ve 1991 yılında bitmiştir diyerek sözlerine başlayan Ataman şöyle devam etti:

“Yirminci yüzyıl ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki rekabetin yaşandığı yüzyıldır. 1917 de Amerika eski dünya olarak adlandırdığı Avrupa’nın iç işlerine karışıyor ve savaşa giriyor. Aynı yıl Rusya’da Bolşevik devrimi gerçekleşiyor bu tarih aynı zamanda Sovyetler birliğinin başlangıç tarihidir. Dünyayı Avrupa merkezli okuduğunuzda bu tarihten sonra Avrupa’nın doğusunda ve batısında muazzam bir gücün ortaya çıktığını görüyoruz.

1991 yılının önemli bir dönüm noktası olduğunu belirten Ataman şöyle devam etti. Bu tarih Sovyetler Birliğinin resmen yok olduğu dağıldığı yıldır. Tarihin sonu hikayesi de aslında Amerika’nın artık karşı konulmaz bir güce sahip olduğu ve karşısında başka bir gücün olmayacağı düşüncesinin zafer sarhoşluğuyla dile getirilmesinden başka bir şey değildir.

Bu tarihten sonra Amerika’nın tek kutuplu dünyanın tek hegemon gücü olarak ortada kaldığını söyleyen Ataman konuşmasını şöyle sürdürdü. Medeniyetler çatışması adı altında batıya bir düşman üretildi. Bu düşman aslında batı ve diğerleri şeklinde ifade ediliyor ise de içini açtığımızda batı medeniyetinin karşısındaki ötekinin İslam medeniyeti olduğunu görüyoruz. Ancak İslam Dünyasının içinde bulunduğu şartlardan dolayı İslam Dünyasını temsil edecek bir siyasi gücü değil direk İslam Medeniyetini hedefe oturttular. Karşılarında siyasi bir güç bulamayınca tek başına ringe çıkmış bir boksör gibi bir durum ortaya çıktı. İşte tek kutuplu dünyanın krizi buydu.

Tek kutuplu dünya düzeninin temel krizlerini dört aşama açıklayan Ataman bu krizleri şöyle sıraladı.

1.    Mevcut sistem bir ulus devlet sistemidir. Bugün itibarıyla ulus devlet ciddi bir kriz içerisindedir. Ulus Devletler varoluşsal bir sorun yaşıyor. Artık ulus devletler tek başına sorunların üstesinden gelemiyor bu yüzden bölgesel ve geniş kapsamlı çözüm arayışları devam ediyor.

2.    Kriz, BM sistemi bugün itibarıyla kriz içerisinde bulunuyor. BM Milletlerden ibaret değildir, İMF, Dünya Bankası, Unesco, Unicef de birer BM’dir. Amerika ile Sovyetler birliği diğer batılı devletlerle birlikte Ulus Devletler ile birlikte bir oligarşi meydana getirdi. Uluslararası düzeni sağlama iddiası ile oluşturulan BM uluslararası sorunlara çözüm getiremiyor.

3.    Kriz, mevcut sistem batılı sistemdir ve batı dünyası bugün itibarıyla kriz içerisindedir. Batının ahlaki ve söylemsel üstünlüğünü kaybettiğini düşünüyorum. Batı bugün iyi ya da kötü en temel değerlerini savunamaz hale geldiğini görüyoruz

4.    Kriz mevcut dünya sisteminin en etkili aktörü olan Amerika’nın kendi krizidir.

Gelinen noktada Çin Dünyanın en büyük ekonomik gücü olma yolunda. Mevcut sistem Amerika’nın aleyhine işlemeye devam ediyor. Bugün itibarıyla Amerika’nın imha edici ve yok edici gücü sahip olduğu, ancak inşa edici ve düzen kurucu bir güce sahip değildir.

Pek çok uluslararası sorunda Amerika elinden geleni yapıyor ancak düzen kuramıyor. Rusya’yı ve Çini dize getirebiliyor, ancak hegemon iddiasında bulunuyor iseniz düzen kurmanız gerekiyor ancak Amerika’nın bunu kaybetmiş durumda olduğunu belirten Ataman, bu krizin daha az maliyetle İslam ümmetinin menfaatleri doğrultusunda çevrilmesi gerektiğinin altını çizerek konuşmasını tamamladı.”

Günün ikinci oturumu

İSLAM DÜNYASI’NIN SON YÜZYILI başlığı altında gerçekleşti. Möderetörlüğünü; Emrah Kekili’nin yaptığı oturumun konukları; Hüseyin Özhazar,  Azzam Temimi ve Yahya Hamid.

İlk olarak Dağılış:

İmparatorluktan Ulus Devletlere başlığı altında söz alan Özhazar, Devletler insanlar gibidir. Nasıl ki, insanlar doğar büyür ve sahneden çekilirlerse devletler de medeniyetler de böyledir, kimisinin ömrü uzun kimisinin kısadır diyen Özhazar sözlerine şöyle devam etti:

“Tarihte önemli kırılmaların yaşandığı ve Müslümanların insanlık tarihini derinden etkilediği dönemler olmuştur. Hz. Peygamberden sonra Ömer döneminde gerçekleştirilen büyük açılım insanlık tarihinin gidişatını derinden etkileyen izler bırakmıştır. Özellikle Selçuklu mirası ve bu mirası devralan Osmanlı, insanlık tarihine derin izler bırakmıştır. Bu noktada Osmanlının hangi şartlarda ortaya çıkıp medeniyet ortaya koyduğunu daha derinlemesine ele almamız gerekiyor. Bu dönem, bugün için bize ciddi açılımlar sunacak, yolumuzu aydınlatacak ciddi veriler barındırmaktadır. Köse dağ savaşı sonrasında Anadolu’nun paramparça olduğu dönemde 20 üzerinde siyasi varlığın hüküm sürdüğü ve isminden ve cisminden kimsenin haberdar olmadığı daracık bir bölgede bir aşiret yapılanmasının çok kısa sürede dünya çapında bir ses getirmesi ve insanlığı derinden etkilemesi nasıl gerçekleşmiştir. Bütün balkanları, Avrupa’yı, Afrika’yı, Avrasya’yı derinden etkileyecek bir yapıyı nasıl gerçekleşmiştir. İşte buradan ilham almamız gerekmektedir diyen Özhazar sözlerini şöyle sürdürdü.

Osmanlığının özellikle ilk iki yüz yılı, on dördüncü yüzyılla on altıncı yüzyıldaki çıkışı Müslümanların göğsünü kabartan insanlığın yeniden darusselam ile bulaşmasını sağlayan bir çıkıştır. Ancak; medeniyetler, yapılar, devletler sonsuza kadar aynı çizgi üzerinde müstakim bir şekilde ilerleyemezler.

Osmalı’da 17. yüzyıla geldiğinde dış faktörler sebebiyle siyasi, ekonomi, ve askeri alanlarda tökezlemeye başlayan bir devlet durumuna gelmişti. Osmanlı elitleri, dönemin değişen dengelerini doğru okuyabilselerdi belki bugün sonuçlar daha farklı olabilirdi. Haçlı seferleri sonrasında Avrupa’daki değişimlerin 15. Yüzyılın sonlarında ve 16, 17 yüzyıllarda Avrupa’da değişen durumu göremeyen ve doğru değerlendirmeyen ve okuyamayan Osmanlının adım adım gerilediği ve tokatlar yediğini görmekteyiz. 19. Yüzyıla gelindiğinde büyük devletlerin müsaade ettiği oranda siz varlığınızı devam ettirebiliyorsunuz. 19. Yüzyılın bu anlamda muhasebe açısından ciddi anlamda yoğunlaşmamız gereken bir yüzyılımız olduğunu belirten Özhazar şöyle devam etti. Bu yüzyıl aynı zamanda en acı tecrübeleri yaşadığımız ve bu acılar içerisinde de ciddi üretimler yapmaya çalıştığımız bir yüzyıl

Günümüz için en aydınlatıcı olabilecek ufkumuzu açabilecek düşünce ve söylemlerin ortaya çıktığı büyük acılar ve deneyimler yaşadığımız dönem. Tarihle kurduğumuz irtibatsızlık en acı kaybımız. El kaide ve İşid gibi örgütlerin ortaya çıkmasının arka planında Müslümanların geçmişlerini doğru bir şekilde değerlendirememesi ve sağlıksız bir İslam anlayışı yatmaktadır.”

Özhazar’dan sonra söz alan Azzam Temimi Tepki ve Meydan Okuma: İslami Hareketler ve Arap Baharı başlığı altında sunumuna başladı.

20. Yüzyıl İslam Dünyasında birçok ihya hareketlerin doğuşuna tanıklık ettiğini belirterek sözlerine başlayan Temimi şöyle devam etti:

“Tabi bu ihya hareketleri bidat denilebilecek hareketler değildir. Bu hareketlerin, özellikle İhvan hareketinin oluşturduğu birikim olmasaydı Arap baharının ortaya çıkması mümkün olmayacaktı. Tabi Müslüman Kardeşler de dâhil olmak üzere hiç kimse Müslüman Kardeşlerin Arap Baharının başlatıcısı olduğunu kabul etmiyor, nihayetinde Arap Baharı birçok unsurun bir araya gelerek oluşturduğu devrimsel bir harekettir. Ancak Arap Baharının gösterdiği en önemli hususlardan bir tanesi Arap halk yığınlarının en çok güvendiği aktörün Müslüman Kardeşler teşkilatının olduğudur. Arap baharı sonrasında oluşan demokratik ortam, seçimler sonucu Müslüman Kardeşlerin seçimle iş başına gelmesini sağlamıştır. Tabi bu Arap Baharı sonucunda ortaya çıkmış bir durum değil, Müslüman Kardeşler içerisinden çıkmış birçok gurup ülkelerde seçim kazanıyordu. Bu nedenle geri kalmışlığın emperyalizmin diktatörlüğün devamını isteyenlerin Müslüman kardeşlerin önüne engel koymalarını istemeleri tuhaf olmasa gerek diyerek sözlerini tamamladı.”

İkinci oturumun son konuşmacısı Yahya Hamid

Gelecek Persperktifi başlığı altında sunduğu konuşmasına şu cümlelerle başladı.

“Hak geldi, batıl zail oldu, zira batıl zail olmakla malüldür. Öncelikle bu sempozyum’u düzenleyen Anadolu Platformu yöneticilerine teşekkür ediyorum, Mısırdaki büyüklerimizden, ağabeylerimizden, kadınlarımızdan ve gençlerimizden en derin saygı ve selamlarını iletiyorum dedi

Ayrıca Sayın dr. Muhammed Mursi’nin kalbinde Türkiye’nin ve Suriye’nin özel bir yeri olduğunu söyleyen Yahya Hamid, İki ülke halkları arasındaki kardeşliğin dünya mazlum halklarının nazarında önemli bir yer teşkil ettiğini belirtti.”

Ücüncü günün ilk oturumu

5. YILINDA ARAP DEVRİMLERİNİN MUHASEBESİ – NEREDEN NEREYE? Başlıklı oturumdu.

Modaratörlüğünü; Ali Rıza Akgün yaptı.

İlk sözü Ebu Mervan Süleyman aldı.  Mısır devrim sürecini ve sonrasını anlatan Süleyman konuşmasına şu cümlelerle başladı:

“Ben General Ebu Mervan. Ancak bana iki şehidin babası olarak hitap edilmesinden daha çok hoşlanıyorum. Allah’ın izni ve inaneyeti ile Allah bana şunu ikram etti ki, iki tane şehidin babası oldum. Allaha bu ikramından dolayı hamd ediyoruz. Eğer hatırlarsanız iki sene önce bir araya gelmiştik. Kuzuluktaydık. Rabia olayları yaşandıktan sonra ve ilk şehidimiz Rabia’da idi. Şehit Muhammet o zaman şehit olmuştu. Rabia meydanının ilk basılması esnasında şehit olmuştu. Cumhurbaşkanlığı korumalarının açtığı ateş sonucunda ikinci şehidimizi verdik. Allaha bu nimetten ötürü şükrediyoruz. Şehitlerimiz, kuranın şehadetiyle inşallah yaşıyorlardır. Kıraat ve tecvit konularında kendilerini yetiştirmiş durumdalardı.

Şimdi kısaca Mısırdaki durumu anlatmak istiyorum. Mısırdaki durumu özellikle Sinadaki olaylar üzerinden anlatacağım. Mısırda şuan yaşanan saha gelişmeleri dört ana başlık altında toplanabilir. Birincisi gerçekleştirilen darbe ve bunun sonucunda ortaya çıkan süreç, darbeyi destekleyen iş adamları, aydınlar vb. İkincisi ise Müslüman kardeşlerin durumu. Üçüncüsü cündül İslam ve İşid gibi paramiliter örgütler. Son olarak dördüncüsü ise tam olarak nereye gittiği ve ne istediği belli olmayan gruplar. Yani tam olarak kime müntesip olduğu belli olmayan kesimler. Aslında sorun burada düğümleniyor diyen Süleyman bu yığınların tavrı mısırdaki gidişatın sonunu belirleyecektir diyerek sözlerini tamamladı.”

Ümmetin sorunlarına olan ilginizden dolayı siz katılımcılara teşekkür ediyorum diyerek söz alan Muhammed Ukde konuşmasını şöyle sürdürdü:

Kırk sene boyunca öğrendiğimiz bütün kabuller bu geldiğimiz noktada izah edilebilirliğini yitirmiştir. Bu nedenle yaşanan dönüşümü anlamak için çaba sarf etmemiz gerekiyor. Mısırdaki siyasi darbeye ilişkin olarak bölgesel ve uluslararası siyaseti anlatmaya çalışacağım. Mümkün olursa da biraz da Tunus’a değinmeye çalışacağım. Mısırda bir askeri darbe rejimi var. Bu rejim kendi iktidarının gerek Mısırda gerekse bölgede sağlamlaştırmak için elinden gelen gayreti gösteriyor. Bu darbeci rejimin en büyük başarısı uluslararası kabul görmesidir. Bazı bölge ülkeleri ve Avrupa ülkelerin bu rejimi resmi olarak kabul etmesidir. Bunların başında Arabistan ve birleşik Arap emirliği geliyor. Bu devletler darbe rejimini tanıdıktan sonra yaklaşık 50 milyar dolar finansman sağladılar. Suudi Arabistan’ın başını çektiği bu cephe gerek Mısırda gerekse İslam Coğrafyasındaki özgürlük hareketlerine karşı tavır takındılar. Bu bağlamda bu ülkeler diğer ülkelerden destek satın almak için mümkün olduğunca para sarf etmekten kaçınmadılar. Ayrıca silah almak için Rusya gibi ülkelere giderek onlarla anlaşmalar yaptılar. Aynı zamanda mısırda ihtiyaç olmayan birçok projeyi hayata geçirmek için milyarlarca dolar para harcadılar. Örneğin Süveyş kanalı için 10 milyar dolar para sarf edildi. Biz Mısır devrimci meclisi olarak bu diktatör rejimin uluslararası arenada anlatarak mümkün olduğunca etkisizleştirmeye çalışıyoruz. Mısırdaki darbe sürecini gerçekleştiren ve insan hakları ihlallerini gerçekleştirenleri uluslararası arenadaki örgütlere belirtmek suretiyle yargı önüne çıkarılması için çaba sarf ediyoruz. Örneğin biz Güney Afrika Cumhuriyetinde Abdül Fettah Sisi aleyhine bazı davalar açtık ve buradaki mahkemelere ilettik. Sisi geçenlerde Güney Afrika ziyaretini iptal etmek zorunda kaldı. Çünkü buraya gittiğinde hakkındaki davalardan dolayı yargılanmaktan çekindi. Aynı şekilde ABD ve İngiltere’ye gerçekleştireceği ziyareti birkaç kez ertelemek zorunda kaldı. Biz bu ülkelerde de Sisi aleyhine davalar açtık. Geldiğimiz noktada Mısırdaki darbeci rejimle mücadele ediyoruz ve sonuna kadar kararlıyız. Biz uluslararası demokratik ülkelerin kanunlarından hareketle bunlardan hesap sorulması için girişimlerde bulunuyoruz. Her ne kadar kendilerinin ticari destekçileri olsa da biz elimizden geldiğince bu darbeci rejimin uluslararası çalışmalarını kısıtlamayı hedefliyoruz dedi.”

Aslında Suriye’yi konuşurken aynı zamanda Mısırı, Yemeni, Libya’yı, Lübnan’ı ve Arap Devrimi diye adlandırılan devrim sürecinin tamamını konuşuyor olacağız diyerek sözlerine başlayan Halid Hoca konuşmasını şu cümlelerle sürdürdü:

Arap dünyasındaki bu ayaklanmaların sebepleri neredeyse aynıdır. Küçük nüanslarla farklılıklar göstermekte beraber çıkış noktası aynıdır. Suriye deki ayaklanma Tunus, Mısır ve Libya ayaklanmalarından sonra 2011 Mart ayında başladı. Diğer Arap ülkelerinde olduğu gibi protestocuların istedikleri tek şey özgürlük ve onurdu. Arap baharı diye adlandırılan bu süreç Bu yüzden hemen her yerde onur devrimleri olarak nitelendirilirdi. Fakat Libya’da Mısırda olduğu gibi hatta ondan çok daha şiddetli şekilde devlet o proteste eylemlerini silah kullanarak askerleri sahaya sürerek devrimi bastırmaya çalıştı. Bugün Suriye devrimi dört buçuk yılını bitirmiş beşinci yılına doğru ilerliyor diyerek sözlerini noktaladı.”

Üçüncü günün ikinci oturumu, Türkiye’nin yüzyıllık muhasebesi ve siyasi yapı başlığı altında ele alındı. Modaratörlüğünü Altan Özkanlı’nın yaptığı oturumun ilk konuşmacısı Ali Özcan’dı. Siyasal sürecin analizini yapan Özcan, Yakın tarihi konuşmak problemli bir meseledir. Bugün iyi bilinen bir şey yarın kötü olabilir dedi ve sözlerini şöyle sürdürdü:

“Önce modernleştik… Osmanlı kendi sistemini tarif ederken şöyle demiş, İlahi Kelimetullah… Osmanlı bununla berber nizamı alem diye bir kavram kullanmış, bugün buna dünya nizamı diyebilirsiniz. Dolayısıyla dünyayı nasıl dizayn ettiğiniz önemli bir meseledir. Osmanlının bu sistemi inşa etmesi en önemli ve en kritik bir konu… İlahi Kelimetullah… Allahın sözünü yüceltmek demektir. Osmanlı tebası Müslüman, Hristiyan, Yahudi diğer dini  unsurlar dan oluşuyordu. Bu cümleyi kurduğunuzda bütün tebayı da kapsamış oluyorsunuz. Osmanlı öncelikle bir üst dil bir üst sistem inşa ediyor. Akabinde Saadeti İbadullah… Bir gayri müslim Müslüman olduğunda baba adı Abdullah olarak geçer. Osmanlı olayı bir üst dil inşa ederek çözmüş… Yaklaşık yedi asır süren bir devlet oluşmuş, bu enteresan bir şey. Bu coğrafyada farklı kimliklerin bulunduğu bir ortamda bunu kolay kolay devam ettiremezsiniz. Eğer bir inşa meselesinden bahsedecek isek, böyle bir dilin ve hukukun üzerine düşünülmesi lazım. Bunu bugün nasıl güncelleriz bunun üzerine düşünülmesi gerekir.”

Her türlü tartışmanın bir tarafı sağlıksız kalmaya mahkum olacaktır diyen Özcan sözlerini şöyle sürdürdü:

“Osmanlı sisteminin bozulmaya başlaması. 19. Yüzyıl modern ulus devletin ortaya çıkışına denk geliyor. Fransız ihtilali ile birlikte ortaya tuhaf iki durum çıkıyor. Birisi egemenliğin artık monarkta, kralda, sultanda değil, halkta da olduğu bir sonucu çıkıyor. Bir kırılma yaşanıyor. İkinci büyük değişim ise, değişimin normalliği meselesi, değişim artık bir normal bir mesele olarak algılanmaya başlanıyor. Bu iki mesele bütün dünyanın iki yüzyıllık hikayesini oluşturuyor. İstisnasız bütün dünyanın nereye bakarsanız bakın, nerede yaşarsanız yaşayın iki yüzyıllık dünya tarihi halkın kim olduğu ve egemenlik noktasında nasıl bir karar alacağı ve nasıl tanımlanacağı noktasında toplanmış ve değişimin ne menem bir şey olduğu meselesidir. Bütün tartışma bu iki mesele üzerinedir. Bu tartışma Osmanlı sisteminde bir kısım sorunlara yol açıyor. Osmanlı, İmparatorluk sistemini devam ettirerek, var olan devlet yapımı nasıl devam sürdürebilirim diye bazı faaliyetlerde bulunuyor. Nasıl bir faaliyette bulunuyor. Tanzimat ve Islahat fermanları ile var olan gidişata ve işleyişe karşı önlemler almak istiyor. Yeni bir teba tarifi getiriyor. Yeni bir halk tanımı tarifi yapıyor. Getirdiği bu yeni yaklaşımlar, hukuksal ve iktisat anlamda mecelle diye bir çalışmayı ortaya çıkarıyor. Ahmet Cevdet Paşa, karşı değişen ve dönüşen modern bir dünya karşısında hukukumuz ne olacak diye bir kafa yoruyor ve ortaya Mecelle çıkıyor. Bu ilginç bir şey. Bu mecelle hukuku daha sonra İsrail’in de hukuku oluyor.”

Daha sonra batı dünyasında da ilhama sebep oldu diyen Özcan konuşmasına şöyle devam etti:

“Bazı toplumlar soğumaya başlar. Tarih sahnesine çıkan bazı toplumlar önemli bir aktör haline gelir, tarihin gidişatını belirler ve zamanla soğumaya başlar. Bu arada yeni toplumlar ortaya çıkar ve bunlara da sıcak toplumlar denir. Osmanlının biraz da böyle bi